2 Temmuz 2019, İstanbul
Sadece 1,5 ay sonra göçeceğiz ve
dün gece Zülfü Livaneli konserinde idik.
Büyük Usta'nın; Nazım Hikmet, Abidin Dino, Yaşar
Kemal, Uğur Mumcu, Cem Karaca ve daha nice duayene dokunduğu hayatını yine
hayret ve keyifle dinledik.
Nazım’ın sürgün yıllarına, 60
darbesine, 72 Muhtırasına, 80 Darbesine, Uğur Mumcu’nun katledilişine, Gezi’ye geri
gittik. 90’lara gelindiğinde “yasaklı şarkılar” eşliğinde göbek atışımıza
güldük. Sonra bir anda, o konser salonunda var olması çok muhtemel bir “yabancı
dinleyici”yi getirdim aklıma. Salonun neredeyse tamamı Berkin Elvan adı altında
tüm Gezi şehitlerine ağlarken ya da Enver Paşa esprisine gülerken, o “yabancılar”ı
aklımda tuttum. Dün gece Zülfü Livaneli’nin de hatırlattığı, Atatürk’ün tanımı “Türkiye
Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”de de altı
çizilen, ortak değerlerde ve ortak geçmişte birleşen “millet” kavramını düşündüm.
Yunanlılar ile yıllardır süregelen cacık-cacıki ile başlayan “sizin mi bizim
mi?” çekişmesinin; “bozuk düzen saz”dan buzuki’ye gelmesini, oradan “vatan
haini yine Yunan televizyonunda nefret kustu”ya taşınmasını dinlerken titreyen,
sinirlenen, gülüp geçen, hüzünlenen her bir Türkiye’li hücremi düşündüm. Ve
yine o 5.000 kişilik koca salondaki “sonradan Türkiyeli yabancılar”a gitti
aklım. Keşke o anda Türkiyeliler ve yabancıların beyin hücrelerinde oluşan
titreşimlere ve yoğunluklarına bakıp da bu farklılığı resmedebilme şansımız
olsa idi. O zaman insanın “ait olma” hissine dair inanılması güç ama çok da net
bir tablo yaratabilmiş olurduk.
Bu düşünceler beni köklerimize,
ait olma ihtiyacımıza ait bambaşka hislere götürdü götürmesine ama bir yandan
da Türkiye’de her zaman var olan ama özellikle son yıllarda tırmanan
kutuplaşmanın kökenini de daha derinden anlamamı sağladı. Ortak değerlerde
buluşmuyorduk artık biz “yurttaş”larımızla. Ve kendi değerlerimize daha yakın olduğunu
düşündüğümüz başka coğrafyaları arzuluyorduk yoğun bir şekilde. Köklerinden
uzakta yeni kökler arayan bir dolu insanız artık. Zamanında “sürgün” edilen,
başka coğrafyalara zorla götürülen bir kuşağın miraslarıyız. Ne orada, ne
burada duramayışımız ya da ol’amayışımız ondan belki. Zorla sürgün ettirilen
bir neslin yerinde kalan boşluğa bambaşka tohumlar ekildi bu ülkede. Bizler, bu
tohumlarla ortak bir coğrafyaya ait hissetmiyoruz artık kendimizi. Sürgün değil
belki bu kez ama “kendi isteği ile(!) göç”ün şaşırtıcı artışının ardındaki temel neden bu belki de.
Toprağından sökülüp götürülen bir neslin, geride kalan ve istilaya uğrayan
toprağında yeniden köklenemeyişimiz; Sürgün’den Göç’e ve Kök’lerden Yol'lara uzanan kocaman bir hikaye
aslında. Köklerinden çok uzaklarda yeni sürgünler vermeye çalışan ya da yeni kökler arayan gezginleriz biz yeni nesil göçmenler.
Kimimiz Hindistan’da arıyor köklerini, kimimiz Amerika’da; Avrupa’da,
İskandinavya’da, Avustralya’da ya da Asya’da. Kimi oradan oraya gezip durarak,
kimi “o ülkelerdeki yabancılar” olarak yeniden köklenmeye çalışarak. Ama
hiç farkımız yok gittiğimiz ülkelerde, dün gece Zülfi Livaneli konserine gelmiş
“Türkiye’deki yabancılar”dan. Ortak bir geçmişimiz yok. Ortak bir dilimiz yok.
Ortak duygularda titreşmiyor ki hücrelerimiz. Aynı şeyleri tanımlayan, dilleri
farklı bile olsa ortak kelimelerimiz yok. Ama yine de, bizim ülkemizdeki
istilacı tür ile olan ortak paydadan daha fazla sanki “oradakilerle” ortak
noktalarımız. Yoksa, bir yanımız hala bundan tam 26 yıl önce yakılan canlara
ağlarken, diğer yanımız hala o ateşi körüklüyor olur muydu?